Kudüs Açıklaması

ABD’nin son Kudüs hamlesini, Müslümanların biraz olsun silkelenmelerine vesile kılan Allah’a hamd olsun. Hayber’i Yahudiler için bir hüzün günü haline getiren ve sonunda yine onların Müslümanlar karşısında zillete dûçâr olacaklarını haber veren Nebimiz Muhammed’e salat ve selam olsun.

Her ne kadar TV ekranlarında ısrarla “üç din için de önemli bir merkez” denilerek, adeta Yahudi ve Hıristiyanlar da hak sahibi gibi gösteriliyor olsa da; şu kesinlikle bilinmelidir ki; KUDÜS İSLAM’dır, İSLAM’ındır! Kudüs üzerinde hiçbir pazarlık bir Müslüman tarafından yapılamaz, yapılmamalıdır.

Bununla birlikte; Hamra İlmî Araştırma ve İnsânî Yardımlaşma Derneği Yönetim Kurulu olarak, kamuoyuyla şu düşüncelerimizi de paylaşmak isteriz:

Kudüs kutsiyetini, herhangi bir politik ya da toplumsal bir vakıadan değil; “çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa” buyruğundan almaktadır. Dolayısıyla Kudüs; sadece millî bir çıkar olarak Filistin’in ya da siyasal bir hassasiyet sebebiyle muhtelif Ülkeler’in değil, fert fert her Müslümanın derdi ve davasıdır. Bu sebeple; evvela bu meselenin, millî ve siyasî çıkarlara alet edilmesine karşı çıkılmalı ve böyle sunulmasına izin verilmemelidir.

İşgal Devleti İsrail ve azgın Yahudiler, yıllardan beridir türlü entrikalar ile, Müslümanları o topraklardan çıkarma mücadelesi vermekte ve Müslümanların “su üzerindeki çer-çöp gibi olmaları” sebebiyle de, bunda başarılı ve muvaffak olmaktadırlar. Rabbleri kendilerine “savaşın” deyince, Peygamberlerine “Sen ve Rabbin gidin savaşın” diyerek başkaldıran bu azgın topluluk; mesele Allah’a iman eden Müslümanlar olunca, savaşmaya ve katletmeye nasıl da hevesli olmuşlardır! Ancak bununla birlikte işin asıl hazin tarafı; tarihte bu azgın topluluğun Tih çöllerinde yıllarca amaçsız ve başıboş dolaşmaları gibi, bugün de İslam ümmetinin benzer bir başıboşluk ile amaçsızca dolaşıyor olmalarıdır. İstisnaları ayrı tutmak kaydıyla, umûmen tüm İslam beldelerindeki, husûsen de Filistin’deki mazlum Müslümanlar için, elle tutulur hiçbir şey yapılmadığı gibi, dualar dahi sadece “Allahım onlara yardım et” gibi, hedefe varması muhal olan cümlelerden müteşekkil kalmıştır. Oysa dua edilen Allah Kitab’ında; “Kûnû ensârallâh/Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun” (Saff: 14) diye emretmekte ve bir diğer ayette, yardım edecek olmasını da şöylece bir “şart”a bağlamaktadır: “Şayet siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed: 7) Burda “Allah’a yardım etmek” ile kastedilen; Allah’ın dininin yardımcıları/hizmetkarı olmak, İslam üstün olsun diye çalışmak ve mücadele etmek, yardıma muhtaç mazlumların yardımcısı olmak” gibi anlamlardır. Eğer Allah’ın yardımı gerçekten, samimiyetle temenni ediliyorsa, en azından şu basit soru sorulmalıdır: “Allah’a ve dinine nasıl bir yardımda bulunuyoruz ya da bulunabiliriz? Allah’ın mazlum kullarının derdiyle ne kadar dertlendik, ne kadar dertleniyoruz ve onlar için bugüne kadar ne yaptık?” Unutmamamız gerekir ki; Yahudilere verilen “yıllarca çöllerde dolaşma cezası”, onların Allah’ın cihad emrinden, korkuları sebebiyle yüz çevirmeleri yüzündendir. Korkuların esiri olan ve Allah’ın emrinden yüz çeviren hiçbir topluluk, Allah’ın yardımına nail olamamış ve nihâî zaferi elde edememiştir.

Şu hususa değinmeyi de gerekli görüyoruz: Müslümanlar olarak, ABD’nin bu son hamlesinin bir “Armageddon” adımı olmadığı zaafına asla kapılmamalıdır. İslam beldelerinde ayyuka çıkarılan zulmü ve ülkemizin de dört taraftan kuşatmaya alınmasını; aslında onların “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” anlayışlarının hamleleri olduğu gerçeği asla göz ardı edilmemeli ve “Melhâme-i Kubrâ”ya en azından fikren ve bedenen hazırlıklı olunmalıdır.

“Ne yapılabilir?” sorusunun cevabı olarak da, şu hadis üzerinden bir cevap bulanabileceğini düşünüyoruz:
“Ey Allah’ın Rasulü! Beytu’l-Makdis/Mescid-i Aksa hakkında bize fetvâ ver” diye soran ashaba, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demişti: “Oraya gidin ve orada namaz kılın. (Orada savaş olduğu için) şayet oraya gidemezseniz, kandillernde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin.” [Ebu Davud, Salât, 14 (457)]

Bugün de oraya gidip namaz kılmak mümkün değilse; Beytu’l-Makdis’in ışıkları sönmesin, Müslümanlar ibadetten alıkonulmasın, oralar İslamsız bırakılmasın diye, sevilen şeylerden infak edilmeli, oradaki Müslümanlar maddi ve manevi olarak desteklenmeli ve belki de hepsinden önemlisi, Batı’nın üretip, acıktıklarında yedikleri tüm putlar ve ideolojiler kendilerine iade edilerek, tüm insanlık için adaleti taahhüt eden ve hayat verecek olan İslam’a ve İslamın Kitabı’na sarılmalıdır. Unutulmamalı ki; onların asıl korkusu, Kur’an’daki Müslümanların gelecek olmasıdır.

Hamra İlmî Araştırma ve İnsânî Yardımlaşma Derneği
Yönetim Kurulu